RATING YAZILARI 2

Televizyon ve Radyo İzleme Ölçümlerinin
Metodolojik ve Teknik Sorunları Açısından
Yeni Ölçme Sistemi Nasıl Yapılandırılacaktır?
  
Prof. Dr. Veysel Batmaz, İstanbul Üniversitesi
Prof. Dr. Ümit Atabek, Akdeniz Üniversitesi


Bu makale, televizyon izleme ölçümlerinin metodolojik ve teknik sorunları açısından yeni ölçme sistemi nasıl yapılandırılacaktır sorusuna bir başlangıç cevabı bulmak için kaleme alınmıştır. Burada geliştirilen analiz ve düşünceler daha sonraki çalışmalarla zenginleştirilecek ve somut bir araştırma ve ölçme uygulamasına dönüştürülecektir.

Radyo ve Televizyon İzleme Ölçümlemesi Tarihçesi

            Audience Ratings ya da Measurements adıyla İngilizce sektörel literatüre geçmiş olan araştırma programının tarihi ve uygulanan tekniklerin gelişimi çok farklı ölçme araçları ve metodolojileri kullanılarak yapılagelmiştir. Bu tarihçenin bilinmesi, gelecekteki yapılan bazı teknolojik innovasyonların ne kadar anlamlı ve kullanılabilir olduğu sorusuna verilecek cevaplar için gereklidir.

            Mecra izleme ölçümü, Mart/Nisan 1928’de, NBC’nin, Harvard Üniversitesi profesörlerinden Daniel Starch’a, 105 kentte ve 68 kırsal bölgede, 17.000 adet denek ile radyo sahipliğini araştıran bir projeyi sipariş etmesiyle başladı. Bu araştırma radyo dinleme davranışını ölçmediği için, reklam dünyasında fazla bir etki yaratmadı ama artık aileler (hane’ler) radyosu var veya yok diye sıralanmaya (rating) başlanmıştı. O sıralarda aynı zamanda, izleyicilerin, yayın kuruluşları tarafından evlere dağıtılan özel kartpostallara, dinlemek istedikleri müzikleri ve programları yazmalarından kaynaklanan, herhangi bir istatistiksel sistematiği olmayan ilk rating ölçümleri de yapılmaya başlanmıştı.
            7 Şubat 1930’da, New York’taki Yale Klüp’de, zamanın en büyük reklam ajansları sahipleri, ANA ile (Association of National Advertisers) birlikte, Archibald M. Crossley’e, radyo izleme ölçümlerini takip edecek sürekliliği ve temsiliyeti olan bir araştırma projesine başladıklarını duyurmuştu. Bu girişime, CAB (Cooperative Analysis of Broadcasting) adını verdiler. Araştırma 16 yıl devam etti. 50 kentte, 12 ay boyunca, her 4 ayda bir raporlamanın yapıldığı 17.000 radyo dinleyicisine telefonla, bir gün önce hangi kanalda, hangi programı dinlediğini ve beğenip beğenmediğini sorulmasından ibaretti. Bu arada, Eastman Kodak, yine aynı araştırmanın kapsamında, Crossley’in araştırma şirketinden, radyo dinleyicilerinin Kodak reklamlarını hatırlayıp hatırlamadıklarını sormasını istemesiyle de, reklamların izlenebilirlik etkisi diyebileceğimiz bir proje de başlamış oldu. Bu araştırmanın aylık toplam maliyeti 1800 dolardı.
            CAB araştırmasına ilk rakip, Clark-Hooper’ın, CAB’in hatırlama olarak ölçmesini, telefon çakışması (telephone coincidental) metoduyla daha rafine hale getirmesiyle 1934’de ortaya çıktı.
            1946’ya kadar hem CAB, hem de Clark-Hooper Telefon Çakışması araştırmaları reklam sektörüne veri sundular.
            Clark-Hooper araştırması, telefonda, “şu anda radyo dinliyor musunuz?” sorusuyla başıyor ve evet cevabı alınca bir dizi soruyla, radyo izlemenin demografisini ve içeriğini belirliyordu.
            Haliyle, her iki araştırma da farklı sonuçlar veriyordu. 1941’de, Hooper’in daveti üzerine, Columbia Üniversitesi’nden Matthew Chappell, konuya istatistiki ve psikolojik olarak yaklaştı. Bu yaklaşım, radyo ölçümlerine ilk bilimsel müdahale olarak algılandı ve daha sonra, New York Üniversitesi’nden Darrell Lucas tarafından Chappell’in yaklaşımı ve analizi irdelendi ve her iki bilim adamı da, CAB’in kullandığı hatırlama yönteminin psikolojik süreçler ve kayıt yönünden, Hooper’in Telefon Çakışması yöntemine karşı yetersiz ve yanlış olduğu kanısına vardılar. 2. Dünya Savaşı, her iki araştırmanın birlikte devam etmesini dört yıl kadar sağladı fakat savaşın sona ermesiyle ortaya yeni aktörler çıktı. Bunların en önemlisi de George Gallup’du.
            1929 yılında, Columbia Üniversitesi öğrencilerinden Claude E. Robinson ABD Patent Bürosuna başvurarak bir ölçüm cihazı patenti almıştı. Bu cihaz, bir radyonun, dalga uzunluğu ya da frekansını saptayarak, hangi kanalı yayınladığını ve ne kadar süre yayınladığını saptıyordu. Fakat, daha sonra Gallup ‘la birlikte Gallup & Robinson adlı şirketi kuracak olan Robinson, parasızlığından bu patenti RCA’ye satıyor ve RCA de böylesi bir cihazı üretmekten çok gizlemeyi seçiyordu.
            Bu arada, 1933’de, MIT’den Robert Elder, Lever Brother’lara ve CBS’e, aynı Robinson’un cihazına benzer bir audimeter cihazının üretilmesini teklif ediyordu. Elder ile aynı üniversiteden Louis Woodruff, öğrencilerine yaptırdıkları bir proje olarak, bu cihazı üretmeyi başarmışlardı. Bu araç günümüzde kullanılan meter’lara pek benzemese de, neredeyse Xerox’un fotokopi makinesine benzer bir teknikle, radyo dalgalarını aynı bir deprem kayıt cihazı gibi bir grafikle rulo bir kağıdın üzerine kayıt ediyordu.
            Elder, 1934’de patent için başvurunca, Robinson’un cihazı ile RCA’in benzer bir cihazla patent hakkını elde ettiğini öğreniyordu. RCA, bir öğrenci projesi olarak gördüğü Elder’in cihazına izin verdi. Bu izin, günümüzdeki peoplemeter’ları doğuran bir sürecin de başlangıcı oldu. 1934’te Elder-Woodruff patenti ile üretilen cihaz ilk olarak CBS tarafından kullanılmaya başlandı.
            1936 yılında Elder’in Yale Klüp’te, reklam dünyasına verdiği bir konferansın dinleyicileri arasında, pazarlama araştırması şirketi sahibi, Arthur C. Nielsen de bulunuyordu. Elder’den etkilenmişti. Elder’in cihazını, satın almaya karar verdi. Zaten kendisi de “günlük yöntemi” ile küçük çapta bir radyo dinleme index’i oluşturup, bir yan hizmet olarak reklamcılara sunuyordu. İlk başta, Nielsen Elder-Woodruff’a imtiyaz hakkı olarak % 15 kârdan pay önerdi. 1962 yılında da patenti tümüyle 25.000 dolar ödeyerek satın aldı.  Tabii, 1936’dan 1962’ye çok şey değişmiş, radyo yerine televizyon ölçülmeye başlanmıştı.
            Rating denilen ölçümü işte bu üç adam 1929’dan 1962’ye uzanan bir tarih içinde oluşturdular: Crossley, Hooper ve Nielsen. Üçü de birbiryle rakiptiler. Tabii, bu üç rating aktörünün yanısıra sayıları onlarca olan rating ölçme girişimi de yapıldı. Bu girişimler, ticari olarak sonuç vermese de, metodolojik olarak izleme ölçümlerine ışık tuttular.
            Bunların arasında radyo için:

1949 ARB Surveyleri, 1938’deki Wayne Üniversitesi Projesi, 1940-48 arasındaki CBS Sanayi Surveyi, 1946-47 Eugene Katz-Audience Surveys Inc., 1948-49 US Hooperratings, 1946 Seiler ve Radyo Günlükleri, 1941-60 PULSE, NSI-Nielsen Station Index Servisi, 1962-67 Sindlinger Telefon Hatırlama, 1962-84 RADAR, Arbitron Expanded Sample Frame, Birch Raporu, Sindlinger’in RADOX’u, CBS’in IAMS (Instantaneous Audience Measurement Service), 1954 DAX (Data Accurately Cross-Checked), Mediatrend-CEIR (Committee for Economic and Industrial Research), TRAC-7, 1977 Burke Broadcast Report, 1979 RAM (Radio Audience Measurement), 1952-63 TRACE (Traffic Radio Audience Coincidental Enumeration);

televizyonlar için:
Hooper-Trendex, Arbitron Viewer Data, Arbitron Meter, Nielsen NTI-NSI, AGB Meter, Videodex, Tele-Pulse, Telerad System 1956, TPI Ratings Inc. 1958, Sindlinger 1961-62, Tanner 1964
sayılabilir.

1982’den 2003’e kadar geçen süre içinde ise bu şirket ve hizmetlerin sayıları azalmış ve tüm dünyada 15 araştırma şirketi kadar bir sayıya ulaşmıştır. Arbitron, Nielsen, GFK, Taylor-Nelson-Sofres, IBOPE, ve AGB gibi şirketler rating cirosunun % 70’ini oluşturmaktadırlar.

Metodolojik Sorunlar


Yukarıda sayılan ve bilimsel olarak her yönüyle gelişkin tüm araştırmalar belli bir oranda metodoloji tartışması yaratmıştı fakat teknolojik olarak en gelişkin olduğu halde en fazla metodoloji sorunu yaratan yöntem meter’larla yapılan ölçümler oldu.
AGB’nin kullandığı peoplemeter sistemine yönelik Prof. Dr. Ümit Atabek’in yazısında yer alan (http://www.medyapoliten.org/epistemolojik.html) eleştiriler gösteriyor ki her şeyden önce, AGB ölçümlerinde epistemolojik (bilgiyi elde etme ile ilgili) bir sorun vardır: İzleyenden değil izlenenden bilgiyi almak pozitivizmin temel önermelerine aykırıdır. Pozitivist bilgi o bilgiyi sahip olandan elde edilir; nesne, süreç ve olgular kendilerine ilişkin bilgiyi içerirler ve o bilgi sadece onlarda vardır, başka yerlerde değil.
O halde kim televizyon izliyor sorusunun bilgisi ancak izleyenden alınabilir, izlenenden değil. İzlenenden (televizyon cihazından) alınan bilgi, olsa olsa o cihazın belirli bir zaman diliminde hangi kanala ayarlandığı bilgisidir ki people meter denen cihaz işte -sadece- bunu ölçer. Tabii kumanda cihazının üzerine izleyenlerin basacakları düğmeleri yerleştirilmiş olması belki bir iyileştirmedir ve izleyenden (insandan) alınan bilgiyi elde etmesi bakımından artık people meter (insan ölçer) adını hak ettiği düşünülebilir.

Ancak burada iki sorun vardır:

1)    Bu tür cihazlar nispeten yenidir ve önceki cihazlar sadece izlenilen kanalı izlenen aletin hangi kanala ayarlandığından hareketle ölçmekteydiler ve izleme olayına eşlik edecek bir düğme basma eylemini içermemekteydiler. Buna karşın bu yöntem uzunca yıllar boyunca yine ölçme tacirlerince hararetle savunulmuştu. Buradaki “sektör içi kazıklama” diye adlandırılabilecek bu duruma ayrıca değinmek gerekir ama metodoloji-epistemoloji ilişkisini doğru değerlendirilememesine, özellikle de Türkiye’de bu konunun  –akademide ve sektörde- neredeyse hiç tartışılmamasına varan bir durum sözkonusudur. Bu konular, Batıda, hem sektörde hem de akademik çevrelerde yoğun bir biçimde tartışılmaktadır.

2)    Düğmeye basmak da aslında sorunu çözmemektedir. Çözmediği şuradan bellidir: her dokuz dakikada aynı kişiler mi sorusunun yanıp sönmesi insanlara bas-kurtul sendromu diye özetleyebileceğimiz bir durum yaşatma olasılığına sahiptir ki, ölçülenin belki de “kimyasını değişmesi” nedeniyle yanlış bilgi vermesi sonucu ortaya çıkabilmektedir. Bu da İngilizce literatürde tartışılmış bir konudur. Denetçi sektör adına denetçilik yaptığına göre tüm bu sorunları dile getirmelidir. Halbuki ölçme firması adına denetçi olunca işler böyle karışıyor işte!


Epistemoloji dışındaki metodolojik sorunlara da kısaca değinelim:

1)    Ölçülen –hangi kanalın ayarlandığı bilgisini ölçme- aslında frekans değil, sadece voltaj ölçümüdür! Çünkü sistem bir bakıma –basit bir anlatımla voltage-to-frequency-to-voltage mantığıyla çalışmaktadır. Bu ise, yerleştirilen “sonda” nın aslında tuner voltajını ölçtüğü anlamına gelir. Bunun bir sakıncası yoktur, ama hangi kanalın izlendiği sorusuna cevap vermede yetersizlik söz konusudur. Özellikle Türkiye gibi frekansların de facto sahiplenildiği ülkelerde kimin hangi frekanstan yayın yaptığı ve yapacağı konusu da çok karışıktır. Dolayısıyla people meter cihazlarının sürekli up-date edilmesi gerekmekte ve bu kanal-frekans değişikliklerinin takip edilmesi zorunlu hale gelmektedir. Bunun nasıl yapıldığı konusunda bir bilgimiz bulunmamaktadır! Özellikle büyük kentlerde kanal frekans değişikliklerinin sıkça yaşanması nedeniyle, bu up-date’lerin her peoplemeter’da nasıl yapıldığı konusunda bilginin sürekli verilmesi gerekmektedir.

2)    Örneklemin oluşturulmasında en bariz eksikliği telefon teknolojisine bağımlılıktan kaynaklanan sorunlardır. Bu cihazlar “merkez”e telefon bağlantısı ile sonuçları günlük olarak aktaran cihazlardır. O halde evde telefon bağlantısı yoksa bu cihaz yerleştirilememektedir. O halde örnekleme telefon olmayan haneler –ki onlardan bolca vardır Türkiye’mizde- girmemektedir! Tayip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı seçildiği 1994 yerel seçimlerinde araştırma şirketleri araştırmalarını telefonla yaptıkları için telefonu olmayan hanelere erişilmemesinden –telefonu olmadığı halde oy veren yoksul vatandaşlar da var bu ülkede!- kaynaklanan bias nedeniyle büyük hatalarla tahminlerini elde edebildikleri çok tartışılmıştı. Bu nedenle telefon kaynaklı bias da tartışılmalıdır. Şimdilerde GSM ile bu sorunun aşıldığı ileri sürülebilir ama bu uzunca bir süre tartışılmadı ve GSM kapsama alanı dışında kalıp normal telefonu da olmayan –amma velakin televizyon seyreden!- bir hane örnekleme girecek midir sorusu reklamverenler için önemli olmasa da, devlet, millet ve siyaset için ve ayrıca da RTÜK için çok önemlidir. Bu önem önemsenmese de, teorik olarak, Türkiye’de sadece telefonlu ailelerin örneklem içine dahil edilebilmesi, hata paylarına varan yetersiz ve dolaysıyla önyargılı ölçüm demektir.

3)    Halihazırdaki teknoloji digital yayınları ölçememektedir. Dijital yayınlarda basit bir voltage-to-frequency-to-voltage sondajı işe yaramaz çünkü bir frekansta bir çok yayın birden multiplexing yöntemiyle iletilebilmektedir. Şu an AGB Anadolu’nun kullandığı voltaj/frekans ölçen cihazlar (TVM2) hangi kanalı izlendiğini algılayamamaktadır. AGB Europe bu konuyu çözmek iddiasında Türkiye’de kullanılmamayan yeni bir cihaz geliştirmiştir: TVM4.
Dijital yayınların oranı fazla değildir denebilir, ama özellikle Dijitürk –biraz da Türk Telekom’un kabloda dijitale geçmesinin engellenmesi sayesinde ki bu da ayrı bir konu- epey bir cihaz satmıştır. Dijital kanallar işte bu nedenle AGB tablolarında “other” bölümünde görülmemektedir. Kaldı ki “other” AGB Anadolu ölçümlerinde %10’u aşmış durumda (Ocak-Mart payları AGB verilerine göre şöyle: ATV 21.10% KAND 17.80% STAR (*) 12.80% SHOW 12.20% OTHER 10.90% TGRT 6.50% TRT1 6.30% KANAL7 5.00% SMAX 2.10% STV 1.90% FLASH 1.50% KAN6 1.10% TRT2 0.80% Kaynak: http://www.agb.com/public/countries/audiencedata/turkey_103.htm (Bu verileri ABG Anadolu’dan değil de Merkez AGB Europe’dan alabiliyor olmamız da ayrıca ilginçtir.) Metodoloji derslerinde öğretirler ki “diğer” kategorisi şişerse kategorilerinizi ve ölçmenizi gözden geçirin! Bu durum kuşkusuz, 1 Nisan 2003’den bu yana STAR Grubunun ölçümlemeden ve raporlamadan çekilmesi neticesinde oluşmuştur fakat yine de ölçme ve analiz işlemlerinin durumunu göstermektedir.

4)    “Panel management” hakkında çokça literatür olmasına karşın bu iş Türkiye’de mükemmel yapılıyormuş gibi bir sessizlik hakimdir!
Örnekleme girenler ne sıklıkta değişmektedir? (Panel yorgunluğu).
Nakit ödeme yerine niçin ürün (ayni) hediyeleri verilmektedir?
Denetçi bu konularda kamuya bilgi vermediği için biz dedikoduların yalancısıyız: Gazete haberlerinden –dedikodulardan yani!- öğreniyoruz ki millet panele girip çeyiz düzmektedir. Bu tür panelde kalmakta ısrarlı haneler bir süre sonra temsiliyeti ortadan kaldırmaktadır.

5)    Paneldeki people meter sayısı 1990’dan 1999’a, 150’den 1951’e yükseldi. Planlanan ise 2500 idi. Denetçi kamuoyuna yaptığı açıklamalarda sayıyı 1994’de de, 1999’da da hep yeterli buldu. 150 yetiyordu da niye 1951!e çıkıldı?
(Gerçi bu panel sayısı konusunda farklı rakamlar var: AGB Anadolu paneli 1951 olarak [http://www.agbanadolu.com.tr/agbhak.htm] gösterirken AGB Europe bunu 2457 olarak [http://www.agb.com/public/countries/turkey.asp] göstermektedir.)
Burada kendisini sorgulamayan bir metodolojinin olamayacağını, metodolojinin bizatihi bir (pozitivist) bilim dalı olarak kuşkuculuğa dayanması gerektiğini hatırlatmalıyız.

6)    People meterler hep hanelere yerleştirilmektedir. Hane dışında televizyon izleme oranı eğer yüksekse –ki kahvehanelerde böyledir maç yayını ve erotik yayınlar sırasında- bu ciddi bir sorundur.

7)    Bulgular (raporlamalar) oldukça karakuşidir. Mantıksal olarak açıklanamayan data’lar mevcuttur. Örneğin ortalama olarak Türkiye’de aynı dakika içinde prime-time’da % 60 kadar televizyon kapalı gözükmektedir. (Ortalama toplam rating % 40-45 civarındadır.) Tek eğlencesi televizyon olan alt-gelir gruplarına yatkın (skewed) bir örneklemde bu oran istatistiki olarak açıklanamaz. Ya people meter’lerin çoğu data göndermemektedir; ya da Türk televizyonları % 60 kadar alt grup kitlenin beğenisine uygun program yapmamaktadırlar.

8)    Data ham olarak gönderilmemekte; ticaret artsın diye, bazı data’lar abonelerden gizlenmekte ya da ek ücretlerle sunulmaktadır. Bu da abonelerin data’ları kullanırken zaten çok kısıtlı olan istatsitiki bilgilerini hiç kullanamaz hale getirmekte, data sanki çok muazzam bir sonuç bildiriyormuş gibi algılanmaktadır.

9)    Eskişehir Anadolu Üniversitesi TV ölçümlerinde know-how’ı olmayan bir üniversiteydi. Başlangıçta bu üniversitenin denetçi olarak seçimi tamamıyle ahbap-çavuş ilişkileri ve ticari kaygılarla oluştu. (Bkz: Veysel Batmaz, “Medyaya Düşman Yetiştiriyorum” Karakutu Yayınları, 2003, S. ) Bugüne kadar, bu üniversite, TV ölçümleri konusunda hiç bir bilimsel yayın yapmamıştır; konferans veya panel düzenlememiştir. Enflasyon rakamı kadar hayati olan bu ölçümün metodolojik sorunlarını bilimsel kamu ile tartışmamıştır.

10)  IAA-TİAK-AGB ve aboneler dörtgeni arasında yapılan yazılı sözleşmeler ve dokümanlar, araştırmanın metodolojisi, araştırmanın planı, örneklem seçimi, denetçinin rolü konusunda, bilimsel kriterlere uygun olmayan bir içeriğe ve uygulama tarzına sahiptir. Bu da, araştırmanın bilimsel olarak planlanmadığını; başka ülkelerde yapılanların Türkiye’deki durum hiç gözönüne alınmadan taklidi şeklinde uygulandığını göstermektedir. (Bu konu Veysel Batmaz’ın IAA/TİAK-AGB TELEVİZYON İZLENME ÖLÇÜMLERİ HATALI MI? yazısında ayrıntısı ile tartışılmaktadır.)


Yeni İzleme Ölçümü Teknolojileri


Televizyon izleyici ölçümlerinde yeni bazı başka teknolojiler de geliştirilmiştir. Bu teknolojiler yukarıdaki sorunların bir kısmına yeni çözümler önermektedir. Ama sorun –yani ölçme sorunu-, sadece teknolojik değil öncelikle metodolojiktir. Bunu vurguladıktan sonra bu yeniliklere göz atalım:

Dijital yayınları da ölçen ve ayrıca hane dışı izlemeyi de ölçebilen bir alternatif olarak Kanada’da Arbitron tarafından önerilen PPM (Portable People Meter) yeni bir yaklaşım sunmaktadır. Kanada’da ölçümle ilgili kuruluş olan –bizim TİAK karşılığı- Bureau of Broadcast Measurement BBM, gelen şikayetler üzerine Fransızca medyada Arbitron’un PPM’sinin kullanılmasına karar verdi. (http://www.bbm.ca ve http://www.arbitron.com )
PPM cihazı bir pager (çağrı cihazı gibi) olarak çalışmakta ve paneldeki izleyicinin boynuna asılarak, portable olarak her gidilen yerde –misafirlik, kahvehane vb.- izleme ölçümü yapılabilmektedir. Ayrıca PPM izlenen kanalın yaydığı bir kodu algılayarak ölçme yaptığı için her türlü yayını (dijital, kablo vb.) ölçebilme yetisine sahiptir. Burada ölçülen TVM2 deki gibi frekans (aslında voltaj) değil, yayının kendisidir. Ancak yayıncıların bu kodları (duyulmayan seslerden ibaret) yayınlarına entegre etmeleri gerekmektedir. Ayrıca PPM cihazı her akşam şarj edilen ve bu esnada toplanan veriler merkeze yine modem ile gönderilen bir cihazdır. Bu sistem tam bir çözüm yine değil, ancak yukarıda değindiğimiz sorunlardan en önemlilerini çözüyor gibi gözükmektedir.
a)    dijital yayınları ölçme’yi
b)    kişisel bazda ölçme’yi ve
c)    heryerde ölçebilme’yi
d)    aktif değil pasif ölçme’yi çözebiliyor.

Bu sistemde, diğer sorunlar, özellikle örneklemle ilgili Türkiye’nin yapısından kaynaklanan sorunlar aynen devam etmektedir. Yine de bu yeni teknoloji oldukça önemli bir çözümdür. Ayrıca bu çözüm AGB’nin TVM4 çözümünden de ileride, portable olması bakımında. Arbitron’un bu çözümü daha da geliştirilebilir ve ayrıca bir pager (PPM) cihazı taşımak yerine mevcut GSM (cep) telefonları bile kullanılabilirse önemli bir aşama kaydedilecektir.
STAR Grubunun yeni sistem önerisi böyle bir şeydir. Burada en önemli sorun ölçmeye esas olacak kodlamayı kim yapacak, nasıl standartlaşacak bu kodlar ve her yayıncı bunu kendi yayınına eklemeyi kabul edecek mi sorularına verilecek yanıtlardadır.  Sektör-içi çekişmeler açısından ciddiye alınması gereken konulardır bunlar.[NOT: Bu yazı yayınlandıktan sonra, STAR Grubu TMSF’ye devredildi ve TELSİM ile birilikte gerçekleştirilen ve prototipi de imal edilmiş olan yerli teknoloji ile (TELSİM, TÜBİTAK ve İTÜ) geliştirilmiş olan cihaz “tarih” oldu. Devletin bu gibi müdahaleleri , ulusal teknoloji yaratmanın önündeki tek engeldir.]

Bütün bu teknolojik çözüm önerilerinin yeni sorunlar getireceğini düşünülebilir ve sorunun bu şekilde –teknoloji merkezli çözüm önerileriyle- asla çözülemeyeceği hep epistemolojik ve metodolojik bir sorun olarak gündemde olacaktır. Mesela televizyonun sesi kısılıp dinlendiğinde ne olacaktır? Ya da (az da olsa yeni bir alışkanlık olarak ortaya çıkan) kulaklıkla dinlemede nasıl bir yol izlenecektir? Ayrıca diğer yayıncılar –sisteme muhalif olanlar- başka kodlar kullanarak sistemi karıştıramazları nasıl önlenecektir? Hacking işleri bu derece geliştiğine göre bu konu da değerlendirilmelidir!
Her yeni teknoloji yeni bir teknolojik sorunu doğurur desek tam yeridir bu konuda. Dolayısıyla da en iyisi bu zaafları dengeleyecek bir alternatifle bu ölçüm teknolojilerinin bir karması kullanılmalıdır. Klasik yöntem yani anket tekniği, alt örneklemlerde ve bağımsız örneklemlerde mutlaka kullanılmalıdır. TRT yıllardır yapmaktadır bunu. Metodolojik açıdan da AGB’den daha doğru sonuç aldığı bir gerçektir. TRT’nin yaptığı biçim ve soru kağıda ile değil, daha düzgün ve sık yapılabilirse en iyi çözüm bu olacaktır. Bunu  düzenlemek de, kanunen, şimdilik RTÜK’e düşmektedir. Bu tür karma sistemler, Neilsen dahil dünyada başka ülkelerde de kullanılmakta. (To by Syfset, TV Peoplemeter in E….., World Advertising Resarch Center, 2001)

Ne Yapmalı?


Metodolojik olarak tüm sosyal değişkenlerde olan ölçme sorununu sadece teknoloji ile aşmaya çalışmak beyhude bir davranıştır. Kuşkusuz, teknik olarak yeni teknolojiler ölçme sistemini hep daha hassas hale getirmektedir. Hassaslık arttıkça temsiliyet kaabiliyetine ne olmaktadır sorusu, bilimsel olarak çok önemlidir. Nitekim, kanal’ın açık kapalı olmasını ölçmekten, mobil olarak kişi bazında her yeri ölçmeye varan TV İzleme Ölçümleri teknolojileri bu hassasiyeti yakalamış ama temsiliyet konusu her kültürel (ulusal) çerçevede önemli bir sorun olarak kalmıştır.

            Araştırma terminoloji ile söylersek, ölçme ile elde edilen verilerin (data’ların) güvenilirliği, geçerliliği ve genellenebilme özellikleri nedir?

            Yeni ölçme sistemi bu soruya vereceği cevapla düzenlenmelidir.

Yukarıda sunulan nedenlerle, yeni bir izleme ölçümünde, hem ölçüm teknolojisi, hem de örneklem seçimi ve yapısı, people-meter adıyla anılan teknolojinin üstünde, hem de örneklemin Türkiye’yi temsiliyeti açısından sorgulanamayacak mükemmelikte olması gerekmektedir. Bu da STAR Grubunun Arbitron menşeli teknolojisi ile çözülebilecek gibidir. Burada gelişen GSM ve GRPS sistemlerinin sadece veri aktarmada değil, ölçümün kendisinde de devreye sokulması, önemli bir seçenek olarak ve teknik know-how geliştirme ve AR-GE düzeyinde düşünülmelidir. Bu teknolojinin metodolojik sorunları irdelenmelidir ve süreç içinde tarafımızdan irdelenecektir. (Daha önce belirttiğimiz gibi bu süreçleri TELSİM ve STAR grubu, TMSF’ye devredilmeden önce geliştirmekteydi ve neredeyse uygulama aşamasına gelinmişti.)

Bu teknolojinin metodolojik sorunları dışında, güvenirlilik, geçerlilik ve genellenebilirlik açılarından örneklem seçimi şu aşamalara dikkat etmek gereklidir:

1.    Yeni ölçümleme sistemi, hane ile birlikte kişiye odaklı olmalıdır. Sadece televizyonun hangi kanala açık olduğunu ölçen meter’lerden, insanı ölçtüğünü iddia eden peoplemeter’lara kadar gözlenen tarihsel gelişme, zaten sektörün, kişinin izleme konumunu ve durumunu saptamaya evrimleştiği bu önerimizin en büyük dayanağıdır.
2.    Türkiye’yi temsil eden, tesadüfi seçimle saptanan en az 3000 hane’nin saptanması (Hane Örneklemi) ve bu hanelerde yaşayan yaklaşık 15.000 kişinin izleme davranışlarının saptanması gereklidir.
3.    Ayrıca, sayıları 20.000 kişiye varabilecek bir de “Kişiler” örneklemi seçmek gereklidir. Bu kişiler ise, cinsiyete, meslek gruplarına, yaşa, oturma yerine ve satın alma gücüne (disposable income) göre kotalandırılmalıdır.
4.    Toplam 25.000 kişilik bir örneklemde izlenen iki bu iki ayrı veri tabanı (data base) hem ayrı ayrı, hem de kroslarla analiz edilmelidir.
5.    Bu örneklem seçimlerinde, DPT’nin ve DİE’nin (veya varsa başka veri tabanlarının) iller bazında gelişmişlik endeksi ve hanehalkı tüketim harcamaları veri tabanı kullanılmalıdır.
6.    Kişiler Örneklemi bazında toplanan verilerin, özellikle, reklam bölgelerine ayrılan bir dağılımla seçilmeleri gereklidir.
7.    Kullanılan pasif ve mobil ölçüm cihazları ile mutlaka radyo da ölçülmelidir.
8.    Kablo, digital yayın, uydu vs. gibi ayrı transmisyon yolları ile dağıtılan televizyon ve radyo yayınlarında temsili olarak alt örneklemler saptanmalıdır. Ya da bu ölçümlere ayrı örneklemler seçilmelidir.

DPT’nin, 1996 yılında yayınladığı İllerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması’nın (B. Dinçer, M. Özaslan, E. Satılmış) Metodoloji bölümünde izlenen yöntem, Televizyon İzleme Ölçümlerinin örneklem seçiminde ve değişkenlerinin yapılandırılmasında uygulanmalıdır.
Oysa, TİAK-AGB’nin, AC Nielsen Zet şirketine yaptırdığı analizlerin hiç birisi, sözünü ettiğimiz DPT araştırması ile mutabık değildir. (Bkz: AGB Anadolu Televizyon İzleme Ölçümleri Veri Tabanı Araştırması, 2002) AGB örneklemi, DİE’nün belirlemiş olduğu beş “coğrafi” bölgeye dayanarak tabakalama yöntemiyle seçilmiştir. AGB’nin tanımına göre “tabakalama; bölge sınırları, nüfus grupları ve il grupları kullanılarak gerçekleştirilmiştir.” Bu tanımda yapılan örnekleme seçiminde, yine AGB’ye göre, üç nüfus (demografik) değişkeni kullanılarak kümeleme analizi yapılmıştır. Bu analiz, 1. Net Göç 2. Hane başına tüketilen elektrik miktarı 3. Okur-yazarlık Oranı kullanılmıştır. Bu iç değişkenin SES değişkenini oluşturmasının nedeni AC Nielsen’e göre, “nüfusa yönelik bir dizi değişkenin incelenmesi sonucu, diğer değişkenlerle korelasyonu yüksek, ancak birbirinden farklı olanların saptanmasıyla belirlenmiş” olmasıdır. DPT’ye göre Sosyo-Ekonomik Gelişme, ya da birey bazında Sosyo Ekenomik Statü (Sınıf) değişkeni, “ülke genelinde toplumsal, siyasal, kültürel ve benzeri kurumlardaki yapısal özelliklere sahip bir durumdur.” (sayfa: 17) Bu nedenle, “sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi, fert başına düşen milli gelirin artırılması şeklinde özetlenebilecek iktisadi büyüme kavramıyla beraber, yapısal ve insani gelişmeyi içine alan ve ölçebildiğimiz bütün sosyal değişkenleri de içerme”lidir. (sayfa: 17)
Dolayısıyla, AGB örnekleminin tabakalama ve kümeleme analizi, DPT’nin gelişmişlik endeksinde kullandığı değişkenlere göre eksiktir; her eksiklik gibi temsiliyet kaabiliyetine, eksikliği oranında, sahip değildir.
AGB örnekleminin en önemli değişkeni olan birey bazındaki SES değişkeninde de üç tane değişken kullanılmıştır: 1. Eğitim Düzeyi, 2. Meslek, 3. Dayanıklı Tüketim Maddesi Sahipliği. Bu değişkenler de DPT’nin, Temel Bileşenler Analizi (sayfa: 32) yöntemi ile saptadığı “Sosyo-ekonomik gelişmişlik durumu”nu açıklayan değişkenlerin açıkladıkları varyans oranlarına göre anlamlı bir üçlü oluşturmamaktadır. Mesela, okur-yazarlık oranının açıkladığı varyans 0.81 iken; onbin kişiye düşen otomobil sayısı’nın açıkladığı varyans 0.0011’dir. Daha anlaşılır bir örnek vermek gerekirse, fert başına gelir ve vergi, SES’de 0.16 ağırlığa sahiptir; net göç oranı 0.13; okur-yazarlık 0.11, fert başına elektrik tüketimi 0. 11. SES’I açıklayan çok daha fazla sayıda değişkenin, SES değişkenini oluştururken kullanılması gereği bu korelasyonlardan anlaşılmaktadır. (Ayrıntılı bilgi için Bkz: DPT, a.g.r.  sayfa: 32-46)
Kısacası, gerek örneklem seçiminde illerin ve ilçelerin saptanmasında, gerekse de SES gibi temel değişkenin oluşturulmasında, kullanılabilecek çok daha hassas veriler ve değişken yapılandırma yöntemleri bulunmaktadır.
Yeni televizyon izleme ölçümü sistematiği bu tür bir genellenebilirlik ve geçerlilik ölçütlerine dayandırılmalıdır. Bu konuda, DPT, DİE ve belediyelerden, güncel olarak elde edilebilecek verileri bulmak ve işlemek mümkündür.
Bu tür genel yaklaşımlar tabii ki ilk aşamada oldukça maliyetli olacaktır. Bu aşamaya, yeni ölçme araştırması için, ancak iki yıl içinde varılması sözkonusudur. Ancak bu maliyet, ölçümün hayatîliği ve önemi gözününe alındığında, hiç de önemli değildir. 25.000 örneklemli aşamaya geçildiğinde araştırma zaten sendikasyon olarak finanse edileceği için, şirket veya kuruluş başına düşen maliyet de azalacaktır.

İçinde bulunduğumuz aşamada ise, sadece İstanbul’da, en az 300 kişilik bir pilot araştırma ile yetinmek mümkündür. Bu hem cihazların ölçüm kaabiliyetini ortaya çıkartacak, hem de örneklem seçimi sistematiğinin bilimsel olarak incelenmesi fırsatını yaratacaktır.
Bu durumda da, İstanbul’da 3 bölgeden (seçim bölgesinden) yola çıkılarak İstanbul 9 ayrı gelişmişlik (DPT gelişmişlik endeksi formülasyonuna göre) bölgesine ayrılmalıdır. Her bölgede, nüfusa ve cinsiyete kotalı sayılarda örneklem paneli oluşturulmalıdır. Bu bölgelerin, bir tür Türkiye’nin gelişmişlik yapısını temsil edeceği düşünülmelidir.
Her alt bölge, bloklama yöntemi ile mahalle ve sokak bazında tesadüfi örneklem yöntemi ile belirlenecek hane ve kişilerin saptanması yapılmalıdır. Burada izlenmesi gerekli örneklem seçim tekniği şöyle olacaktır:
Multi-stage area sampling- Çok kademeli tesedüfi öreneklem:
1.    Bölgenin mahalleleri saptanacaktır.
2.    Mahallelerin sokakları, örneklem sayısı kadar, tesadüfi seçilecektir.
3.    Her bir sokakta, haneler sistematik örneklem planına göre, tesadüfi, eğer rededildiğinde yine önceden saptanan sistem dahilinde seçilecektir.
4.    Her hanede yaşayan 15 yaşın üstündeki kişilerin hepsine ölçüm aleti takılmalıdır.
5.    Hane içindeki televizyon ve (sabit) radyo alıcılarının yerleri belirlenmelidir.
6.    Varsa ailenin araç kullanımı ve işyeri durumu belirlenmelidir.
7.    Ailenin bireylerinin demografik durumları saptanmalıdır.
8.    Ek olarak, yine tesadüfi olarak seçilen hanelerin % 20’sine haftalık, televizyon programı (veya radyo) beğeni soru kağıdı uygulanmalıdır.


Standart olarak 300 deneklik bir örneklemin % 95 güven aralığında hata payı -+ % 5.7; % 99 güven aralığında ise -+ % 7.5 ‘dir.

25.000 kişilik bir örneklemin ise (kota olmamak kaydıyla) % 95 güven aralığında hata payı -+ % 0.6; % 99 güven aralığında ise -+ % 0.8 ‘dir.

            Örneklem seçimi çalışmalarına hemen başlanılmalıdır. Fakat, herşeyden önce İstanbul belediyelerinden ve DİE ve DPT’den ilgili değişkenlerde kriter verileri toplanmalıdır. Bundan sonra, tüm sektörün ve kamuoyunun kabul edeceği bir örneklem planı hazırlanabilir.

            Ayrıca, bir İletişim Fakültesi tarafından da pilot araştırma yürütülebilir.

Bilimsellik ve ikna açısından, istatistik kurallarına uygun olduğu ve şeffaf bir metodolojinin kullanımında kontrol mekanizmaları işletildiği sürece, televizyon ve elektronik yayın ölçümleri uygulanması kolay araştırmalardır. Ancak, Türkiye’de bu “kolaylık”, “kolay gelsin” dedirtebilecek bir vurdumduymazlık ve aymazlıkla birleşmiş ve günümüze kadar gelmiştir.



İlk yazım ve yayın: 15 Şubat 2003
Gözden geçirimiş yazım: 10 Mart 2005
           
Prof. Dr. Veysel Batmaz, İstanbul Üniversitesi, İstanbul

Prof. Dr. Ümit Atabek, Akdeniz Üniversitesi, Antalya