IAA/TİAK-AGB TELEVİZYON İZLENME ÖLÇÜMLERİ HATALI MI?
Prof. Dr. Veysel Batmaz
İstanbul Üniversitesi
İletişim Fakültesi
Araştırma Yöntemleri Anabilim Dalı Başkanı
Rating adı ile bildiğimiz, televizyon
izleme ölçümlerinin toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatımıza önemli etkileri
vardır. Hedef kitlesine göre yüksek rating alan bir TV programı esnasında
yayınlanan reklam kampanyasının daha fazla ürün ve hizmet satışına neden olduğu
evrensel bir gerçektir.
Günümüzde ve Türkiye’de yapılan şekliyle rating adı
altında bilinen araştırma, televizyon (veya radyo) izleme dağılımlarını
karşılaştırmalı olarak belli bir örneklemde (denek ailelerde ve hanelerde),
uzaktan kumandaya benzeyen bir aletle anında saptamaya yönelik ve toplanan
verileri, televizyon programlarını hangi özelliklerde, kaç kişinin seyrettiğini
analiz eden bir ölçüm faaliyetidir. Ancak rating ölçümünün, elektronik
aletlerle olmayanları çok çeşitli amaçlar için hâlâ kullanılabilmektedir.
Türkiye’de bu ölçüm faaliyetini yapan tek bir kuruluş vardır: AGB-Anadolu.
Bu ölçümleri kullanan reklam ajansları ve
reklam-verenler, reklamlarının hangi TV kanallarına, hangi fiyattan
verileceğini planlarlar.
Televizyon
kanalları, bu ölçümlere göre yüksek izlenme oranları alabileceğini hesap
ettikleri programları yaparlar, yayınlarlar.
RTÜK,
halhazırdaki kanun gereği, bu ölçümlerin sonucu üretilen reklam cirolarından
belli bir pay kesintisi yaparak, kamusal frekanslarda yayın yapan TV
kuruluşlarını denetler.
Bütün
bu kullanım işlevleri nedeniyle, şu anda IAA-TİAK bünyesinde, AGB adlı
televizyon izleme ölçümü şirketi tarafından yapılan rating ölçümleri, ciddi,
tutarlı, planlı ve doğru yapılması gereken toplumsal ve ekonomik katma-değeri
çok yüksek bir veri toplama faaliyetidir. Aynı DPT veya DİE’nün verileri gibi,
AGB’nin topladığı ve müşterilerine yayınladığı veriler (TV izlenme oranları ve
payları--rating ve share, ve diğer sayısal veriler) medya sektörünün ve tüm toplumsal hayatımızın
nasıl oluştuğunu bilmemiz için titizlikle takip etmemiz, varsa yanlışlarını ilgili
kamularla paylaşmamız ve en önemlisi de, bu ratinglerin doğru kullanımlarını
öğrenmemiz gerekli olan temel ulusal göstergelerimizdendir.
Bu
göstergelerin de içinde bulunduğu tüm kültürel göstergeler (cultural
indicators) kültürel hayatımızı ve çevremizi sadece “gösteren” değil, aynı
zamanda ve temelden “belirleyen” ve popüler kültürümüzün üretilmesini sağlayan
yegâne kitle iletişim aracı olan televizyonun her yönüyle oluşmasına katkıda
bulunmaktadır. (Popüler kültür ile televizyon arasındaki ilişkinin ayrıntılı
irdelenmesi için, Bkz. Veysel Batmaz, Medya Popüler Kültürü Gizler)
Ünlü
iletişim bilimci Profesör George Gerbner’in bir İskoç halk deyişinden aktararak
vurguladığı gibi, insan hayatında “eğer bir ülkenin tüm şarkılarını yazarsam,
kanunlarını kim yaparsa yapsın” denebilecek kadar temel olan kültürel
çevremizin bügünkü mimarı televizyonun izlenme ölçümlerinin bu somut
gerekçelerle gerçekleri (parametreleri) yansıtan bir tarzda yapılmasının önemi,
enflasyon oranının doğru bulunmasından ya da nüfus sayımının doğru
yapılmasından daha az değildir.
Ne
yazık ki, bu ölçümlere, başlangıcından bugüne kadar tüm taraflar
(reklamverenler, reklam ajansları ve medya) gereken titizliği göstermemiştir.
Üç konuda bu titizliğin izlenmediğini görüyoruz: (1) Bu ölçümleri oluşturan
şirketin (AGB) denetlenmesi konusunda gevşek davranılmıştır. (2) Denek
ailelerin seçimleri (örneklem oluşturma) konusunda ve izleme tespitinin
yapıldığı (people-meter’ların kullanımından kaynaklanan) ev içi ortamların
zorluklarının yarattığı bazı somut durumların da ötesinde karakûşi-gelişigüzel
(tesadüfi değil) davranılmıştır. (3) Bu ölçümlerin sonuçlarını medyada bazı
kişi ve guruplar amaçlarını aşan şekillerde kullanmışlardır.
Tabii,
bu konuda bu makalenin yayınlandığı tarihte yasal olarak en önemli görevin RTÜK’e
düştüğü ile ilgili düşünceme geçmeden önce, bu üç titiz olmayan yaklaşımı
somutlamaya çalışacağım:
(1) AGB Ölçüm Süreci
Bilimsel Ölçütlerle
Denetlenmemektedir
Bu
denetimin, ölçümleme ve araştırma sırasında veya raporların kontrolü
konularında nasıl yapıldığı ile ilgili şahsi gözlemlerim ve bilgilerim
bulunmamaktadır. Ancak, denetimlerin yapılma usüllerini belirleyen, ölçüm yapan
şirketin müşterileri ile olan ilişkilerini düzenleyen sözleşmenin eki olan “AGB
Teknik Şartnamesi”nde belirtilen hususlar ve Abone Sözleşmesi’nde yer alan bazı
koşullar ile AGB’nin daha sonra kamuya da yanısyan bazı beyanlarının
incelenmesi, bu denetimlerin karmaşa içinde olduklarını veya hiç
yapılmadıklarını somut olarak göstermektedir.
Teknik
Şartname’nin 1.2 maddesi şu görevleri denetçiye vermektedir:
“1.2.
Örneklem tasarımı ve panel üyelerinin (deneklerinin) seçiminde kullanılmak
üzere AGB tarafından 2000, 2001, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında Veri Tabanı
Araştırması yaptırılacaktır.
“TİAK
tarafından belirlenen AGB denetçisi, Veri Tabanı araştırması için seçtiği
araştırma kuruluşu ve yöntemini konusunda TİAK’ı bilgilendirecektir, eline
ulaşan Veri Tabanı Araştırma sonuçlarına göre araştırma şirketince belirlenen
evren rakamları doğrultusunda, panel tasarımını tamamlayacak ve TİAK’ın nihayi
onayını alarak uygulamaya koyacaktır.”
Bu madde eğer bu haliyle uygulanmışsa ve uygulanmaya
devam ediyorsa, araştırma sürecinde denetçilik yapacak bir kişi veya kuruluşun
fonksiyonlarını temelden çarpıklaştırıyor demektir. Çünkü, bir denetçi kural
olarak ve denetçiliğinin verdiği doğal bir tanım olarak, seçilmesinde ve
kullanılmasında tek seçici olduğu bir olguyu veya kuruluşu veya yöntemi
denetlemekte büyük güçlüklerle karşılaşır. Denetleme, bir soruşturma ve/veya hata
tesbiti süreci olduğundan insan kendisinin ‘iyidir veya uygundur’ dediği bir
sürece müdahale etmesi ve onun yanlışlarını göstermesi, kendi kendine bir
çelişki yaratır ki, bu da denetçiliğin objektifliğine gölge düşürür.
Ancak,
bu maddedeki içinden çıkılmaz çelişki, denetçinin kendi seçtiği araştırma
kuruluşunu ve yöntemini değil, AGB’nin bu Veri Tabanı araştırmasından elde
edilen bulgulara göre, örneklemi nasıl oluşturduğu ile ilgili bir denetleme
fonksiyonu ifa etmekle sınırlı olduğunu düşünmekle giderilebilir gözükmektedir.
Ancak bu durumda da başka türlü sorunlar karşımıza çıkar. Eğer denetleme
fonksiyonu, AGB’nin örneklem seçiminde ne yaptığı ile veya yanlış yapıp
yapmadığı ile ilgiliyse, bu kez, “TİAK’ın nihai onayını alarak uygulamaya
koyacaktır” cümlesinde yer alan uygulamaya koyma fonksiyonu, yine çelişkili bir
durum yaratmaktadır. Çünkü, daha sonra, aynı denetçi, sözkonusu olan TEKNİK
ŞARTNAME’nin eki olduğu, TV İSTASYONLARININ KARŞILAŞTIRMALI İZLENME ORANLARI
ÖLÇÜMÜ ARAŞTIRMASI SATIŞ ve ABONELİK SÖZLEŞMESİ’nin 4.3. maddesinde yer alan
“AGB panel üyelerinin (tüm örneklemin) isim, adres ve
telefon numaralarını yasal zorunluluklar dışında sadece TİAK tarafından
belirlenecek denetçiye bildirecektir. Denetçi bu bilgileri gizli tutacak ve hiç
kimseye bildirmeyecektir.”
şeklinde tanımlanmış bir başka
fonksiyonla mükerrer olmakta ve pratikle ilgili garip bir çelişki
yaratmaktadır. Abone Sözleşmesinde denetçiye gizli tutma kaydıyla “bildirilen”
bilgiler, zaten Teknik Şartname’ye göre denetçinin “uyguladığı” örneklemi
uygularken bilmesi zorunlu olan bilgilerdir.
Fakat
iş yukarıda yaptığım kadar soyut kelimelerle oynayıp sonuç çıkarmaktan daha da
somuttur. AGB firması, savunma anlamında şunları demektedir: “Ayrıca, TİAK
Sözleşmesi’nin 4.3 maddesinde yazılı yetkisini, denetçi bugüne kadar hiç
kullanmamış, AGB’den bu yönde bir talepte bulunmamıştır.”
Peki, o
zaman, bu denetçi neyi uygulamıştır? Uyguladığı, uygularken de bildiği ama
gizli kalmak kaydıyla ona sonradan, sanki bilmiyormuş gibi verilen ama AGB’den
talep edip de bugüne kadar almadığı (bilmediği) bilgilerle neyi
denetlemektedir?
İş,
işin içinden çıkılmaz bir titizlik karşıtı ve garabet bir durumdur.
Bu
kadar önemli olan bir veri toplama sürecinde, belki de en önemli fonksiyon olan
bağımsız ve bilimsel bir denetleme alt-sürecini, hem uygulamada, hem de
şartnameler düzenlenirken tanım kargaşalarına ve fonksiyon belirsizliklerine
yol açıcı bir biçimde tanımlamak ve daha sonra da bu görevlerin hiç birisinin
ifa edilmediği anlamı çıkabilecek bir ifade kullanmak en hafif tanımıyla titiz
olmayan bir davranış ve faaliyettir. AGB Abone Sözleşmesinde ve Teknik
Şartname’de yer aldığı biçimiyle AGB Denetçisinin ne yaptığı, hangi fonksiyonla
mükellef olduğu, neyi denetlediği muallaktır. Bu titiz olmayan davranış ve faaliyetler
bütünü, neredeyse yıllık 500 milyon dolarlık bir reklam ve medya sektörünü
belirlemektedir.
Bu
belirsizlikler çok rahatlıkla istismara yol açabilecek uygulamalara dönüşme
olasılıklarını çok büyük ölçüde içlerinde barındırır. Keza, 10 yıldır sürekli
olarak denetçilik yapan kişi, denetçilik görevinden istifa etmeden (10 gün
kadar) önce, son iki yıldır, bu ölçümlerde ortalama olarak en yüksek izlenme
oranlarına sahip bir televizyon kanalının içinde bulunduğu bir medya gurubunda
çalışmakta ve işin daha da ironik olan yanı, reklamlar üzerine sektörü
yönlendirici yazılar yazmakta ve şirketlere yol göstermektedir. Daha da ironik
yanı, bu yazıları yazarken hedef alıp eleştirdiği ve “bu şirket kötü, batar,
kapansın” dediği şirketlerin rakiplerinin yayın organlarında da maaşlı olarak
yer almaktadır.
Yani,
sözleşmelerde AGB denetçisi sıfatıyla anılan kişi, hem tek seçici, hem seçtiği
işi uygulayan, hem seçtiğini ve uygaladığını denetleyen, hem de uyguladığı
işten elde edilen ölçümlerle yapılan bir faaliyeti (reklam)
eleştiren-yorumlayan-yol gösteren, kötülediği şirketlerin rakiplerinden maaş
alan, hem de bu yol göstermeleri ve eleştirileri, denetlediği ölçümlerde
ortalama olarak en yüksek oranları (rating) alan bir televizyon kuruluşu ile
maddi çıkar ilişkisinde bulunarak yapan ve ayrıca da, denetlemekle yükümlü
olduğu bilgilerle uygulama yapmış olması nedeniyle önceden bildiğinden olacak
ki, öğrenme talebinde de hiç bulunmamış bir kişidir.
Böylesine
ancak Türkiye’de rastlanır.
Yukarıdaki
nedenlerle, AGB denetlenmemekte ya da istismara açık bir biçimde
denetlenmektedir sonucuna varmamız çok yanlış olmayacaktır.
Bu
denetimsizlik ve denetçinin bulunduğu şahsi durum hangi sonuçlara varabilir? Birincisi, denetçinin kontrol
mekanizmalarında mükerrer fonksiyonlara sahip olması ve denetleme
prosedürlerindeki tezat, örneklemi Türkiye’yi temsil etme gücünden yoksun
kılabilir. İkincisi, toplanan
verilerin, örneklemdeki denetlenemeyen sayısal artış ve eksilişlerle, işlenmesi
eksik olabilir. Üçüncüsü, verilere
herhangi bir aşamada müdahale edilebilir ve sonuçlar gerçekleri
yansıtmayabilir; manipüle edilebilir.
AGB TV
izleme ölçümü, bilimsel bir varsayım olarak, bu üç hata’ya da değişik oranlarda
sahip gözükmektedir.
(2) Örneklemi Oluşturma ve
Denek Ailelerde Ölçüm Uygulaması
Karakuşidir
Bu
karakuşiliğin Türkiye’de hemen hemen her araştırmada belli oranlarda
varolmasının Türkiye’nın yapısından kaynaklanan bazı temel demografik ve
ekonomik nedenleri vardır. Ancak TV izleme ölçümleri, görece basit, ölçme
işleminde yüksek teknoloji kullanan, hızlı ve yaygın ölçümlerdir ve Türkiye’nin
yapısından kaynaklanan karakuşilikler, belli bir maliyet ve zaman sarfedilerek
% 90 oranında giderilebilir.
AGB
araştırmasında, aynı denetlemede olduğu gibi, yine Teknik Şartname’den başlayan
uygulamalarla devam eden önemli aksaklıklara varan bir dizi örneklem ve ölçme
hatası diyebileceğimiz ve kolaylıkla bilimsel olarak giderilebilecek;
giderilmemesinin nedenlerini de kötü niyete yorabileceğimiz hatalar mevcuttur.
İlk
olarak şunu söyleyebilirim: AGB Abone Sözleşmesinin mütemmim cüzzü olan Teknik
Şartname, böylesi bir araştırma için genelinde çok yetersiz ve bilgisiz olarak
düzenlenmiştir. Burada sadece değişkenlerle sınırlı olan, bilimsel
karışıklıklara yol açabilecek bazı düzenlemeleri örnek olarak vereceğim.
Teknik
Şartname’de, 4.1. maddede başlayarak, 5.4 maddesine kadar giden kısımda, AGB
ölçümlerinin örneklem oluştururken ve verileri analiz ederken (raporlama
yaparken) kullandığı bir dizi değişken (variable) sayılmaktadır.
4.1 ile
4.3 arasındaki maddelerde, örneklemi (paneli) oluşturma ve güncelleme
kriterleri sayılmakta, 5.1 ve 5.4’e kadar olan maddelerde de AGB, raporlama’da
kullanacağı değişkenleri sıralanmaktadır.
Bu
değişkenlerin önemli bir kısmı mükerrerdir. Mükerrer ölçüm ve mükerrer kullanım
değişkenleri oluşturmada yüksek hata paylarına yol açabilir. Özellikle örneklem
oluşturmada kullanılanlarla ilgili olarak, bu değişkenlerin ayrıntılı tanımları
yapılmadığından ve içerikleri belirtilmediğinden, mükerrer olmaları ve dolayısıyla değişik ölçülebilmeleri tehlikesi
nedeniyle, AGB denetçisi dışında, herhangi bir kullanıcının (abonenin) bu
verileri işlerken kullanacağı kriterleri bilmemesine ve ölçümlerin hangi bazda
yapıldığını anlamamasına yol açma ihtimali çok yüksektir. Nitekim, bu konuda değişik
televizyon kanallarında çalışanlar arasında, bu tür soruların sorulduğuna çok
şahit olmuş bir kişi olarak, AGB verilerinin ya çok kaba, ya da çok karmaşık
olarak kullanıldığını söyleyebilirim. Kaba ve karmaşık olarak kullanılan
veriler ise, genellikle sektörel standartlaşma oluşturmaktan çok uzak hedeflere
varmakta, aslında başlangıç amacı, sürekli olarak aynı ölçekte ölçülebilir,
genellenebilir ve standardize edilebilir göstergeler üretmek olan AGB verileri,
kanallar arasında anlamsız ve yanlış bir rekabet göstergesi olarak
kullanılmaktadır.
Nitekim,
rating konusundaki karmaşaya dikkate çekmek için, konu ile ilgili olarak,
İkinci Bahar adlı dizi ile ilgili Radikal
İki’de, 4 Şubat 2001’de yayınladığım bir yazımda AGB denetçisini
eleştirerek şöyle demiştim:
“…..Atıf Hoca’ya Not: Rating farklı kanallarda
aynı saatte yayınlanan programları karşılaştırmaya yarar. Show Ana Haber’in son
10 programının A/B grubundaki 7’lik rating’i ile İkinci Bahar’ın aynı gruptaki
23 ratingini karşılaştırmak için, bu iki farklı saatte, televizyon seyreden A/B
grubunun eşit sayıda ve aynı insanlardan oluşması gereklidir ki aralarındaki
fark ortaya çıksın. Bu da amprik olarak mümkün değil…. Rating öyle muazzam bir
ampirik ölçü değil…”
Görüldüğü gibi, AGB Denetçisi bile, rating konusunda çok
fazla enformasyona sahip değildir. Bunun da Teknik Şartname’de, her ne kadar
tanımların TİAK tarafından sonradan yapılacağı ve gerekirse değiştirilebileceği
söylenmekte (4.2.5) ise de, bu kafa karışıklığının değişkenlerin tanımlarıyla
ilgili belirsizliklerden kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Anlaşılan
TİAK da bu değişkenleri çok belirgin tanımlamamıştır.
Şartname’nin 4.1 maddesinde örneklem oluşumunun temel
değişkenleri olarak üç değişken sayılmıştır:
4.1.1
Hanenin sosyo ekonomik sınıfı (SES);
4.1.2.Hane
büyüklüğü;
4.1.3 Hanede
bulunan TV sayısı/video sayısı.
Burada en
temel soru işareti, hane büyüklüğü değişkeni ile ilgilidir. Bu büyüklüğün
hanede sürekli yaşayıp da televizyon kullananları mı işaret ediyor, yoksa
hanenin metrekaresine mi işeret ediyor olduğu gibi müphemlikle fazla
ilgilenmesek bile hane büyüklüğünün (hanede sürekli yaşayan kişi sayısının)
izlenmeyi yaratan davranışın ölçümesiyle pek ilgisi olmaması nedeniyle temel
değişken olarak kabul edilmesi bana doğru gözükmüyor. Çünkü, raporlamada bu tür
bir temel değişken bazında veri sunumu yoktur. İhtiyaç da yoktur. Aynı şekilde,
hanede bulunan TV sayısının da temel değişken olması çok yararlı değildir.
Çünkü, bu değişkene göre yapılan ölçümlerin pek bir anlamı yoktur. Ölçülen
bağımlı değişkenin televizyonun izlenmesi olduğuna göre, evin neresinde
televizyon izleniyor olmasının bağımsız bir değişken olarak temel bir önemi
bulunmamaktadır. Dolayısıyla temel değişken olarak sayılan bu üç değişkenin
ikisi temel değişken olmayabilir. Olduğu takdirde, örneklemin seçiminde, asıl
temel değişkenlere göre sapmanın olduğu, temsili olmayan denek ailelerin
seçilmesi olası hale gelir. Nitekim AGB verilerini kullanarak yaptığım küçük
bir analizde, program bazında yaş değişkeninde standart sapmanın fazla; SES
değişkeninde daha az olduğu ortaya çıkmıştır. Bu bulgu, ya programların çok
değişik yaş grupları tarafından izlemekte ya da yaş değişkenine göre örneklemin
daha az temsili olduğunu göstermektedir.
Bu iki temel değişkenin yerine, cinsiyet dağılımı ve yaş
ortalaması kullanılabilir. Belli illerde yapılan Veri Tabanı araştırmasında, o
yerleşim biriminde bulunan hanelerin yaş ortalamalarına ve hanelerin içindeki
kadın/erkek oranları ortalamalarına göre bir örneklem dağılımı, verilerin kullanımı
açısından daha önemli temel bir değişkendir. Uygulamada tabii bu daha
maliyetlidir.
Gelelim, SES’e. SES, çok genel olarak eğitim düzeyi,
meslek-gelir, kır/kent değişkenlerinin bir indeksi olarak ölçülür. Daha başka
sosyal ve ekonomik bağımsız değişkeni de SES’in oluşumunda kullanabilirsiniz.
AGB ölçümlerinde de gerçekten en temel değişken ve
üzerinde en fazla gürültü kopartılan değişken budur. AGB verilerine güveni az
olan bir çok kişi bu değişkenin genellenebilir özelliği olmadığını iddia
etmektedir.
Teknik
Şartname’de, temel değişken olduğu söylenen aslında SES’i oluşturan ama SES’den
bağımsız olarak ölçülen iki kontrol değişkeni daha sayılmaktadır:
4.2.2 Hanede
bulunan video, uzaktan kumanda, uydu ve kablo TV sahipliği
4.2.5 Hane
bireylerinin eğitimi.
Bu
değişkenleri SES’den ayrı değişkenlermiş gibi düşünmek şu demektir: SES’in
içinde gelir’in tersi olan ve gelirle (ya da borçla) yapılan televizyon
dışındaki iletişim tüketimi yoktur. Oysa, televizyon dışındaki iletişim
tüketimi ile gelir arasında çok yüksek bir bağıntı vardır. Hanede bulunan
video, uydu, şifreli kanal aboneliği, kablo TV gibi araçların ölçülerek ayrıca
değerlendirilmesi mümkündür, ancak bunları eğer SES içinde de bulamazsak, bu
kez SES değişkenini eksik ölçme ihtimalimiz büyümektedir.
Gelir’den
sonra, SES’i oluşturan en temel alt değişken ise eğitimdir. Görülen odur ki,
AGB’nin SES’inde “eğitim” de yoktur. Çünkü ayrı yerlerde anılmakta ve kontrol
değişkeni olarak ölçülmektedir. Ayrıca çalışan/çalışmayan kadın değişkeni de
(4.2.4) SES’in bir bileşenidir. Bu da SES içinde ölçülmesi gereklidir. Eğitim
SES’in içinde olmalıdır; zaten raporlamada ayrıca sunulmamaktadır.
Ayrıca, AGB
Anadolu Televizyon İzleme Ölçümleri Veri Tabanı Araştırması 2002’de, SES’in
nasıl oluştuğu ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Bu dokümandaki ayrıntıda yer
alan bir başka gariplik de, eşya sahipliği ile gelir’i ölçmektir. Gelir çoğu
kez eşya sahipliğinin bir göstergesi olarak düşünülse bile, Türkiye’de yaygın
olarak, ve son yıllarda daha da yaygın olarak, eşya’lar kredi veya borçla
alınabilmekte ve özellikle orta ve alt seviyede bazı eşyalara sahip olunma,
gelirin bir fonksiyonu olmaktan çıkmaktadır. Bu gruplarda eşya/mal sahipliği
statü arayışının bir fonksiyonudur demek daha doğru gözükmektedir.
Bu gelişigüzellik bilimsel olarak şunu göstermektedir.
Çok önemli bir ölçümün en temel değişkeninin oluşturulması esnasında
yanlışlıklar yapılmıştır. Yani, A, B, C1, C2, D gibi grup adlarıyla anılan SES
değişkeni ya mükerrer ya da eksik ve yanlış ölçülmüştür. Bu grupların televizyon
izleme dağılımları ise, tüm reklam verenler ve medya açısından yaş dağılımları
kadar temel bir değişkendir.
5.2.11. maddede ise İngilizce bir yanlışlık yapılmıştır.
“Her evde mutlak bir housekeeper bulunur” cümlesindeki hausekeeper, eğer
evkadını’ndan bahsediliyorsa, reklam terminolojisine göre, “housemaker”
olacaktır. Çünkü housekeeper reklam terminolojisinde pek kullanılmaz ve
genellikle “hizmetçi kadın” demektir. İngiliz-Amerikan terminoloji karışıklığı
ve kelime yanlışlığı açısından çok önemli olmamasına rağmen, sermayesi bir
İngiliz şirketine ait olan AGB’nin veya TİAK’ın yaptığı işe ne kadar titiz
olmayan bir şekilde yaklaştığının bir başka göstergesi de böylesine dil
sürçmeleridir. Dr. Toby Syfret’in 2001’de yayınlanan Television Peoplemeters in
Europe (World Advertising Research Center merkezinin bir yayını) adlı el
kitabında, housekeeper olarak anılmasına rağmen Türkçeye ev kadını olarak
çevrilmesinin gerekliliği önemlidir. Ayrıca, bu, bir çok ürün ve hizmet için
çok önemli olan ve nüfusumuzda neredeyse % 5’e yaklaşık bir orana sahip bulunan
“bağımsız ev birimlerinde yaşayan bekar” davranışı olarak TV izlemenin de
ölçülmediğini göstermektedir.
5.3.5 deki yılbaşı’larda yapılacak ayrı bir yaş
kategorizasyonu da lüzumsuz bir gayretkeşliktir. Türkiye için anlamsızdır.
Deneklerin ölçüm aletlerini kullanmalarından doğan
sorunlar ise, örneklemi oluşturmada yapılacak Veri Tabanı ölçümleri kadar
hayatidir. Prof. Dr. Yılmaz Esmer de, 18 Ekim 1998’de Milliyet gazetesinde yayınlanan AGB ölçümleri ile ilgili bir
mülakatında bu konuya değinmiştir.
Esmer’e göre bu
ölçümlerdeki hata payı ile ilgili sorun örneklemde değil, insanların
gözlendikleri zaman davranışlarının değişmesindedir. Değerlendirmelerine
açımlayan Esmer, “Bir aletle davranışlarımı gözlerseniz, normal davranmam çok
zor. Ayrıca düğmeye basacaksınız, kapatacaksınız… Yani normal yaşıntıda bir
yük. İnsanlar hediyeyi kaçırmamak için gerçeği söylemeyebilirler. Küçük
hediyeler düşük gelirlileri motive eder. Sonuçlar da düşük gelirliler lehine
olabilir. Zengin bir insan bu küçük hediyeler için neden uğraşsın, ulvi bir
amaç için de yapacaklarını hiç sanmam. Örneklemi bu hediyelerle elde tutmaya
çalışırsanız, yüksek gelirlilerle ilgili bir sorun olabilir.” düşüncesindedir.
Prof. Esmer’in örneklemde sayı büyüklüğü olarak (N) bir
sorun olmadığını söylemesine katılmakla birlikte, örneklemin tespiti aşamasında
yukarıda açıklamaya çalıştığım faktörler, temsili bir örneklem için hayatidir
ve sayısal olarak temsiliyet açısından yeterli gibi gözüken örneklemi başka
yönleriyle bozarlar. Ancak, Prof. Esmer’in TV izlerken kullanılan AGB ölçüm
aletlerinin (people-meter) kullanımına ve hediye vererek örneklem kullanmanın
sonuçlarına dikkat çekmesi önemlidir.
Denek hanelerde yaşayanlar, bu ölçüm kumanda cihazlarını
kullanmada ne kadar eğitilmektedirler? Bu ailelerle bir gizlilik sözleşmesi
yapılmakta mıdır? Eve gelen misafirlerin kullanımla ilgili durumları nedir?
Gizliliği sürdürme ile ilgili tutumları nedir? Bu aileler Prof. Esmer’in belirttiği
gözlenme ile ilgili faktörler de dahil, izole bir hayat yaşamaya başlamaları
sonucunda, TV izleme davranışlarındaki sapma, normal olarak TV izleyenlerin
davranışlarına göre ne kadardır?
Bütün bu sorulara Teknik Şartname’de cevap bulamıyoruz.
TİAK çalışmaları ve denetçi raporları da elimde değil. Türkiye için de bugüne
kadar pek merak edilmiş konular değildir bunlar. Ancak, “rating” gibi ulusal
önemde olan bir faaliyet için çok önemlidirler.
Bu bilinmeyenlerle, denek olarak kullanılan aile
bireylerinin ölçüm aletlerini kullandıkları süre zarfında, verilerin hata
paylarına ne kadar katkıda bulunduklarını (niceliksel veya niteliksel olarak)
saptamamız mümkün değil. Ancak bu hata payının Türkiye’deki genel durum
düşünüldüğünde bir hayli yüksek olacağı varsayılmalıdır.
Böyle bir durum tespiti ise, örneklem sayısı ile ilgili
bir sorunu ortaya koymaktadır. Ölçümle ilgili hata olasılığı yükselirse,
ölçülen birimlerin sayısını arttırmaktan çok, ölçümün doğru yapılmasına
çalışmak gereklidir. Yani, AGB’nin ve Denetçi’nin medyaya sürekli açıkladıkları
gibi, “denek aile sayısını arttıracağız, 3000’e, 5000’e çıkartacağız” demenin
ölçümü doğru yapmadıkça, pek bir sorun çözücü yararı yoktur. Ancak, benim Yeni Şafak gazetesine yayınlanan
(16.08.2002) bir mülakatımda ve Yılmaz Esmer’in de yukarıda sözü geçen
mülakatında söylediği gibi, örneklem sayısının büyüklüğü sadece bu faktörlerle
bulunmaz. Bir de işin, Türkiye’deki demografik dağılımların hetorejenliği
(standart sapma yüksekliği) konusu vardır. O durumda da örneklemi büyütmek icab
eder. Yani, hem örneklem büyütülmeli, hem de ölçüm iyileştirilmelidir.
(3) AGB Ölçümleri Yanlış ve
Kötü Kullanılmaktadır
AGB’nin titiz olmayan bir biçimde yaptığı konusunda
önemli karineler bulunan TV izlenme ölçümlerinin sonuçları, sektör (medya ve
reklamcılar) tarafından da aynı karakuşilikte kullanılmaktadır.
Bunun en temel nedeni, yukarıda anlattığım nedenler
sonucunda bu verilere gizli bir güvensizlik oluşmuştur. Bu gizli güvensizlik,
taraflar tarafından çeşitli sebeplerle bu güne kadar gün ışığına
çıkartılmamıştır. Türkiye’ye özgü, ben bilirim havası da maalesef en fazla
medya sektöründe bulunmaktadır. Buna Türk halkı cahil cesareti der.
Bu gizli güvensizlik sonucunda, elde edilen verilerin ne
oldukları tam anlamıyla bilinmediğinden ve üzerinde yukarıda çok özet olarak
sunduğum analizler yapılmadığından, rating ve share denilen veriler ya
sorgulanmadan ya da yukarıda Reha Muhtar-Ali Atıf Bir polemiği ile örneğini
verdiğim gibi, kullanılmaması gereken yerlerde kullanılagelmiştir.
Tabii bu durumun, her durumda olduğu gibi, bir sonu
vardır.
Şu günlerde basında yapılan itiraz bu şekilde görülmeli
ve niyet açısından haklı olduğu kabul edilmelidir. (Bu yazı yazıldığında,
STAR-UZAN Grubu, AGB’ye karşı verilerin yanlışlığı konusunda haklı bir polemik
başlatmıştır.) Ayrıca bir sonraki bölümde inceleyeceğim gibi, sözkonusu
iddialar somut olarak da çok anlamlıdır.
Bu bölüme geçmeden önce şunu vurgulamakta yarar vardır:
AGB verilerinin yanlış kullanılmalarının bir de teknik nedeni vardır.
Bu, Teknik Şartname’de, kontrol değişkenleri maddesinde
(4.2.1) yer alan Kanalların teknik erişimi denilen konudur.
Bilindiği gibi Türkiye’de TV kanallarının, toplam nüfusu
ve coğrafyayı kapsama oranları (teknik erişimleri) farklı farklıdır. Bir de
aynı yayın, farklı yollardan ve mükerreren dağıtılmaktadır (bazı kanallar aynı
anda hem uydu, hem teresteryal hem de kablo). Bu da AGB ölçümlerinin
genellemelerinde yaşanılan önemli sorunlara yol açmaktadır.
Örneklemin doğru tespiti yapılıyorsa (ki zannetmiyorum)
ölçüm yapılan yerlerin nüfusları açısından önemli bir sorun yoktur. Fakat,
yapılmayan nüfuslarda bu teknik erişim farklı olduğundan, reklamveren için,
gerçek izlenme oranı hiç bir zaman bilinmeyecektir. Ayrıca, TRT gibi yüksek
oranda (%98) teknik erişime sahip kanallar ile (% 50-70) arasında teknik
erişime sahip kanallar arasında, yine gerçek GRP’ler açısından reklamcılar ve
yüksek teknik erişime sahip kanallar aleyhine bir hesapsızlık sözkonusudur.
Bu da verilerin kötü ve yetersiz kullanılmasını sağlayan
ek ama önemli bir faktördür.
İddiaların
Bilimsel Dayanakları
Çeşitli
günlerde, basın yayın organlarında yayınlanan AGB verilerin yanlış olduğuna
ilişkin iddiaların çoğunun, yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere doğru
olma ihtimali olduğu görülmektedir. Bu bölümde daha özel olarak bu iddiaların
bazılarının somut ve bilimsel dayanaklarına değineceğim:
1. Çok sayıda deneğe ölçüm için
bırakılan kutuların çalışmadığı ve bazı hanelerde 1,5 sene hiçbir yetkilinin
denekle temasa geçmediği tespit edilmiştir.
Bu iddia, denetlemenin yukarıda anlatılan gelişigüzelliği
ve ölçümle ilgili uygulama yetkilerinin bir kaç şirkete ve bir kaç değişik
aşamaya ayrılmış olması nedeniyle doğruluğa çok yakın bir iddiadır. Ancak
yaygınlığının tespit edilmesi gerekmektedir.
2. Deneklerin gelişigüzel
seçildiği ve denek ailelerinin kontrollerinin yapılmadığı, denetçinin tüm
bilgileri çok çeşitli kişi ile paylaştığı belirlendi.
Bu iddia, denetlemeyi düzenleyen Teknik Şartname’nin ne
kadar titizlikten uzak ve bu tür ciddi bir araştırmaya yakışmayan bir şartname
olduğunu anlattığım bölümlerde tanımlananların değişik tarzda bir ifadesidir.
Aynı zamanda somut olarak Denetçinin çıkar çatışması yaratabilecek birden fazla
maddi menfaat kombinasyonu içinde bulunduğu da bu iddiayı
desteklemektedir. Doğruluğunu ben de
paylaşıyorum.
3. Denekler ölçüm cihazı
kullanımı konusunda iyi eğitilmedi; gizlilik konusunda uyarılmadı.
Her iki durum da, rahatlıkla kabul edilebilecek bir
durumdur. Denek aile ile AGB arasında gizlilik anlaşması imzalanmamaktadır.
Türkiye’de, çocuklar aracılığı ve misafirlik kurumunun yaygın olması ile
gizliliğin rahatlıkla ortadan kalkabileceği tehlikesine karşı AGB somut önlem
almamıştır. Denekleri eğitmek bir broşürle yapılmaktadır. Belli bir gözlem ve birlikte
yaşayarak belli bir eğitimin yapıldığı konusunda bir bilgi yoktur.
4. Örneklem çoğunlukla C2 ve D
grubu denilen alt ve orta alt SES grubunu içermektedir. Bu da asıl tüketici
kitle olan A ve B grubunun temsilini bozmaktadır.
Örneklemin büyük bir çoğunluğu gerşekten de C1 ve D
grubundandır.
AGB’nin verdiği bilgilere göre (21 Şubat 1999, Milliyet Pazar) örneklem grubu:
A+B1 Grubu % 3.0 (Üst SES-sosyo ekonomik sınıf)
B2 Grubu % 8.1 (Orta üst SES)
C1 Grubu % 26.7 (Orta SES)
C2 Grubu % 42.9 (Orta alt SES)
D Grubu % 18.1 (Alt SES)
dağılımından oluşmaktadır.
Bu dağılım daha sonradan şu şekle sokulmuştur (2000’den
sonra):
A Grubu % 7.29
B Grubu % 14.49
C1 Grubu % 25.87
C2 Grubu % 17.38
D Grubu % 31.87
E Grubu % 3.10
Görülmektedir
ki, 1992-99 ile 2000-2004 arasınaki örneklemin en önemli değişkene göre yapısı
tümüyle değişmiştir.
Bu
değişmenin hiç bir bilimsel izahı yotur.
Türkiye
aniden yeni bir SES yapısına mı bürünmüştür; bir devrim mi yaşanmıştır? Bunu
gösteren hiç bir bilimsel çalışma bulunmamaktadır. Tersine 2000’den sonra
yaşanan krizler SES’de bir düşmeye yol açtığı halde; AGB’nin 2000’den sonraki SES
ağırlığı yüksek gelir grubuna doğru fazlalaşmıştır. Bu da bir çelişkidir.
Bu değişim
açıkça şu soruyu gündeme getirmektedir: AGB, 1992-1999’da mı, yoksa
2000-2003’te mi doğruyu ölçmektedir?
Prof. Dr. Ali Atıf Bir (AGB Denetçisi), “ölçüm aletleri,
alt gelir gruplarına, varoşlara takılıyor” eleştirisine şöyle cevap
vermektedir: “1951 hane tamamen 5 yaş üstü, telefonlu ve televizyonlu 28 milyon
dörtyüz bir televizyon izleyicisini temsil etmektedir. Buna göre takılan her
people-meter (ölçüm aleti) 3500 civarında haneyi temsil etmektedir.” Demek ki,
her rating point 300 bin kişi
civarındadır.
Bu açıklamaları ve yukarıda alıntılanan örneklemin SES
değişkenine göre dağılımını, SES gruplarına tekabül eden A, B1, B2, C1, C2 ve D
harflerinin hangi tür değişkenlere bakılarak saptandığı Teknik Şartname’de çok
açık olmadığı için değerlendirmek zordur. Ancak gördük ki, Veri Tabanı 2002
araştırmasında, eğitim, meslek ve eşya sahipliği ölçülerek SES değişkeni
yapılandırılmıştır. Bu da, eğitimi hem temel değişkenin (SES’in) içinde, hem de
kontrol değişkeni olarak kullanılmasının oluşturduğu soru işaretleri bir yana,
eşya sahipliği ile gelir veya yaşam biçimi türünden bir ölçüme varılması da
epey zordur.
Bu yazıda sadece Teknik Şartname ve Abone Sözleşmesinin
bir araştırma için geçerli olup olmadığı konusunda yoğunlaştığım için, şimdilik
2002 Veri Tabanı Araştırması’ndaki SES değişkeninin oluşturulmasını bu kadarla
geçiyorum. Ancak, ayrı bir yazıda, bir yığın belirsizlikler içeren bu dokümana
ve konuya da değineceğim.
Bir de, bu
konuyla ilgili son olarak A ve B gruplarının, özellikle üç büyük kentte (% 20
civarı) nüfusun içindeki dağılımlara göre (% 11 örneklemle) temsil
edilmediklerini söylemek mümkündür.
5. AGB’nin Türkiye’de
kullandığı ölçüm sistemi, ölçümü yapacak olan kişilerin doğal davranışlarını
değiştiren, zahmetli, hataya açık ve güvenirliliği olmayan bir sistemdir.
AGB ölçüm sisteminin, yukarıda ayrıntısı ile anlattığım
ve Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in de katıldığı zorlukların yarattığı hata paylarını
oluşturduğu hiç kuşkusuzdur. İstatistik, hata paylarını hesap edebilme
bilgisidir. Ancak, kullanımdan doğan zorluklar ve ölçülmek istenen doğal davranışları
değiştirici müdahalelerin istatistiki hata paylarını ölçmek imkânsızdır. Bu
nedenle, denek aile eğitimleri çok yararlıdır. (Bu konuları teknoloji,
epistomoloji açısından irdeleyen Prof.Dr. Ümit Atabek’in “İzleyci Araştırmaları
ve Yeni Tasarımlar: Teknoloji ve Metedoloji İlişkisi”, Felsefe ve Kamusal
İletişim Politikaları Merkezi, Yayın No: 4, Nisan 2003, fotokopi çoğaltımı
detaylı açıklamalar içermektedir.)
Görülüyor ki, basın yayın organlarında yayınlanan iddia
mahiyetindeki eleştiriler, somut bulgularla desteklendiğinde, ölçümlerin
yanlışlığı ve deneklerin istismara açık olarak seçildiklerini hukuki olarak
kanıtlayacak olgulardır. Ancak, AGB Teknik Şartnamesi, AGB Abone Sözleşmesi ve
tarafların medyaya yansıyan veya ihtarnamelerinde serzettikleri görüşler,
incelendiğinde, bilimsel olarak geçerli eleştirilerdir.
Sonuç
AGB TV izlenme ölçümleri, bu haliyle hata payı çok
yüksek, yanlış ölçme olasılığı fazla, denetlenmeyen veya denetleme prosedürleri
güven vermeyen, karakuşi oluşturulmuş, zahmetli ve doğal davranışları
değiştirici müdahalelere açık bir sisteme (daha doğrusu sistemsizliğe)
sahiptir.
Bu ölçüm faaliyeti, gizlilik kuralları yokedilerek,
istismarlara açık bir oluşum haline dönüşmüştür. Benzer bir durum, rating
ölçümlerinin yaratıldığı yer olan ABD’de 1963 yılında yaşanmış ve Amerikan
Kongresi’nin bir araştırma komisyonu kurarak müdahil olduğu, tam 7 yıl süren
soruşturma, araştırma ve düzenleme süreci yaşanmıştır. Bu konuda ayrintili
olarak haber3.com Internet sitesinde 19 Mart 2003 tarihinde yazdığım yazının
bir bölümü açıklayıcı olacaktır:
“… insan ister istemez 1966’da
ABD’de, Nielsen’in başına gelenleri hatırlıyor. Harris Komisyonu’nda çalışan
Rex Sparger, rating deneklerinden 58’inin yerlerini saptamış ve bunları CBS
prodüktörlerinden Charles Lowe’e satarken yakalanmıştı. Bunun üzerine, Harris
Komisyonu geniş çapta araştırmalarının sonucunda bir dizi karara vardı.
Kim bu
Harris diyeceksiniz? Komisyonu ne yapar?
Efendim,
bundan tam 40 yıl önce, 1963 yılında, aynı şimdi bizde olduğu üzere ABD’de de
ratingler geniç çapta sorgulanmaya başlanmıştı. Medya sektörü, ratingi ölçen
örneklemin küşük, sonuçlarının çarpıtılmış, verilerinin ise iyi analiz
edilmemiş olduğunu söylüyordu. İş tabii daha da öncelere dayanmaktaydı. San
Fransisco’lu radyo istasyonun sahibi Stanley Breyer, 3 Temmuz 1950’de
gazetelere tam sayfa ilanlar vererek, Hopper’ın mı, Pulse’ın mı ratinglerinin
doğru olduğunu sorgulamaya başlamıştı.
İş
Eyaletlerarası ve Dış Ticaret Komisyon’u başkanı Senatör Mike Monroney’e düştü.
Amerikan İstatistik Derneği’nden çok saygın istatikçileri toplayıp bir Meclis
Araştırma Komisyonu kurdu ve konuyu inceletti. Bu Komisyon’a Senatör Magnuson
başkanlık yaptı.
Komisyon
bir hata yapıp, sadece rating ölçen Araştırma Şirketleri başkanlarını sorgulayınca
işler daha da çözülmez hale gelmişti. Monroney-Magnuson Komisyonu tam 8 yıl
işbaşında kaldı ve sonunda, “rating ölçümlerinde yapılan hilelerin Yarışma
Programlarındaki sahtekârlıklara yol açtığı kanısına vardı.” Bu da FCC’nin, tüm
bilgiye dayanan televizyon yarışma programlarını yasaklaması ile sonuçlandı.
Merak
ettiniz ya, bu Harris Komisyonu ne diye, işte geldik:
1960
yılında, Temsilciler Meclisi üyesi Oren Harris, Eyaletlerarası ve Dış Ticaret
Komisyonu başkanlığına gelmişti. Bu rating işine de bir türlü kafası
basmıyordu. 1200 hane ile yapılan araştırma nasıl olur da, 30 milyon hane’yi
ölçebilirdi? Bu konuda yalnız değildi. Amerika’nın neredeyse tamamı böyle
düşünüyordu. Yine Amerikan İstatatistik Derneği’ne başvuruldu. Madow Komisyonu
kuruldu. Komisyon üyesi Charles Wright benin Annenberg’de hocam oldu yıllar
sonra. Bu komisyon ise, konuyu istatistik olarak ele aldı ve rating
ölçümlerinde herhangi bir yanlışlık bulmadı. Daha sonra da (1963-1966) Harris
Komisyon’unun teşviki ile kurulan CONTAM (Committee on National Television
Audience Measurement) araştırmaları başladı. Araştırmalar 1970’e kadar devam
etti. Çeşitli araştırma şirketleri ile üniversitelere FCC büyük fonlar
aktararak araştırmaları yaygınlaştırdı.
Bu
araştırmalarda, ARB’nin (American Research Bureau) her yıl iki kez yaptığı ve
55 bin hane’yi kapsayan anket yöntemi ile gerçekleştirdiği taramalar baz
alındı.
Harris
Komisyonu, ARB, McCann-Ericson, Madow, Simmons, ARMS, CONTAM, COLTRAM
metodolojik araştırmaları ve raporlarının sonuçlarını burada yazmam teknik
olduğu için sizin için sıkıcı olur; ben de bedava bir iş yapmaktan bilirsiniz
sıkılırım. İyisi mi yazmayayım, dileyen biraz yorulsun bulsun. Ama ilk CONTAM
araştırmasından bahsedeyim: Biliyorsunuz, 3 standart sapma bir örneklemin %
99.7’sini, 2 % 95’ini, 1 de % 68’ini kapsar. İşte bu yolla, program
ratinglerinin farklı araştırmalarda çıkan sonuçlarının karşılaştırılması ve
örneklemin büyüklüğünün temsiliyet derecesini hesaplamak kolaylaşır. CONTAM 1,
bunu yapmıştı… Üstelik bütün bunlar nerede olmaktadır biliyor musunuz? Bu işler
ile ilgili her şeyi yaratmış, bilen ve know-how haline getirmiş ABD’de. ”
Bir de konunu RTÜK ile ilişkili yönü vardır: Bu yönünü de
aşağıda sunduğum, 19 Mart 2003 tarihinde haber3.com Internet sitesinde
yayınlanmış yazımın bir paragrafı ile açıklığa kuvuşturuyorum:
“Türkiye’de rating’lerin RTÜK tarafından finanse
edilmesi, denetlenmesi ve tüm kamuya açıklanması kanun gereği. 4676-3984 sayılı
yasaların 13. Maddesi ile değişen 29. Maddesi’nin (f) bendi bakın ne diyor,
aynen aktarıyorum: “Ulusal izlenme oranları, Üst Kurul tarafından her takvim
yılı için tespit edilir ve o yılı izleyen Ocak ayı içinde açıklanır.”
Bu madde
çok açıktır. Tek bir noktada, tek bir araştırma ile bu oranın saptanması mümkün
olmadığı ve hergün bu iş yapan bir şirket olduğu için, Üst Kurul ya hergün ya
da belli aralıklarla rating araştırması yapmakla mükellef kılınmıştır. Bunu bir
şirkete havale de edebilir. Fakat finansmanın karşılamak, denetlemesini yapmak,
her kanalı kapsamak ve hepsini doğru bir biçimde kamuya tek tek açıklamak,
bilimadamlarına da yaptığı işin ne kadar doğru olup olmadığını kontrol etmeleri
için ham data'dan tüm analizlere kadar elde ettiği her şeyi vermek zorundadır.
Hergün yapıyorsa, hergün vermekle yükümlüdür.
Şimdi
diyeceksiniz ki bu serbest piyasa koşullarında bu işi ne yaptığını zar zor
bilen RTÜK’e havale etmek de nereden çıktı [Bunu, üstelik ilk söyleyen ben de
değilim: Ithiel de Sola Pool. Prof. Pool, ısrarla ABD’de ratinglerin FCC
tarafından ölçülmesini savunmuştur. Hem de tam bir serbest piyasadan yana olan
biri olarak.]
RTÜK Kanunu’nun emredici hükmünün yanı sıra, ayrıca işin bir de mâli yönü
var: RTÜK reklam cirolarından belli bir pay alıyor. Reklam ciroları ne? Reklamverenlerin Ajanslara
ödediği komisyonlardan, Ajansların medyaya ödediği ristürnlerden oluşuyor. Yani
ne? TİAK. TİAK ne? Rating’leri AGB’ye ölçtüren kuruluş…”
Özetle,
Son günlerde yayınlarda yer alan konuların
tamamı, tamamıyle üzerine gidilmesi ve değerlendirilmesi gereken hususlardır ve
yukarıda defaatle aktardığım türden ciddi bir oluşuma yol açması umulur. Yoksa,
bu işler karakuşi devam ededuracaktır.
Prof. Dr. Veysel Batmaz
31 Mart 2003
Gözden geçirilmiş yazım:
15 Mart 2005